Ahmet Emin Seyhan

Ahmet Emin Seyhan

Kutb, Evtâd, Nücebâ, Nükebâ, Abdal ne demektir?

A+A-

Halk arasında ve özellikle tasavvufa yakın ilgi duyan çevrelerde “Kutub, Evtâd, Nücebâ, Nükebâ, Abdal, Ahyâr vs. kavramlar” yaygın olarak kullanılmaktadır.


Tasavvufi anlayışa göre “kutub”, rical hiyerarşisinin başıdır; yani; “veliler zümresinin başkanı, dünya ve âlemin manevi yöneticisidir” ve onun işgal ettiği makama da “kutbiyyet” denilir. Kutbun yönetimi altında bulunduğuna inanılan çeşitli veli gruplarının her birinin başkanına da “kutub” adı verilir. Bu durumda birinci anlamdaki kutbu diğerlerinden ayırmak için ona “kutbu’l-aktâb” denilir. Kutubdan sonra vezirleri konumunda olan “iki imam” gelir.

Kutub ve bu iki imama “üçler” denir. Bu iki imamı “evtâd” takip eder. “Evtâd” âlemin dört yönünde görevlendirilmiş “dört velidir.” Evtâdın her biri “peygamberin kalbi” üzeredir ve dört büyük meleğin ruhaniyetinden yardım alır. “Abdal” ise, dört evtad, iki imam ve bir kutub olmak üzere “yedi kişi”dir. Bu hususta en yaygın telakki, “Abdal”ın “yedi” veya “kırk kişiden” meydana geldiği şeklindedir. Abdallar her asırda mevcut olup yeryüzünde durmadan seyahat eden “ricalu’l-gayb” zümresindendir. “Nücebâ” insanları ıslah etmeye, sıkıntılarını gidermeye çalışan, bütün yaratıkların manevi yüklerini taşımakla mükellef “kırk kişidir.” “Nükebâ” ise, Yüce Allah’ın bâtın isminin tecellileri olan “üç yüz kişidir.” Bunlar, insanların bâtınlarına yönelip nefislerinde bulunan gizli şeyleri aşikâr hale getirirler.

İbnu’l-Arabî’ye göre “Nükebâ” feleklerin burçları sayısıncadır, yani “on kişidir.” Kutbun nazarının dışında olan velilere de “efrâd”denir. Görüldüğü üzere tasavvufi anlayışa göre “herkes tarafından kolayca tanınamayan veya gizli olan hakikatlere/ sırlara vakıf olan” kişilere “ricalu’l-gayb” denilmekte ve bu seçkin kişilerin arasında “belirli bir düzen ve hiyerarşi” olduğu anlaşılmaktadır.


Kanaatimizce “ricalu’l-gayb inancı”, sufilerin hayal dünyalarında ürettiği, kendilerini diğer insanlardan üstün ve ayrıcalıklı gösteren fantastik (gerçekte var olmayan, gerçekle ilgisi olmayan, hayali) bir inançtır. Çünkü ne Kuran’da ne de sahih hadislerde böyle bir inançtan söz edilmiştir. Ayrıca ne ilk Müslümanların ne de ilk sufilerin literatüründe böyle bir kavram yer almıştır. Bu inancın oluşumunda Şiî ve Bâtınîliğin derin etkisi fark edilmektedir.

Nitekim İbn Teymiyye ve İbn Haldun, bu inancın İsmailiyye’den (Şianın müfrit ve batıni bir mezhebi) alındığını kaydetmişlerdir. İbn Teymiyye’ye göre “ricalu’l-gayb inancı” Şiiler'in “masum imam” veya astronomi âlimlerinin “kutub fikrinden” kaynaklanmış olup temelinde “Allah’ı hükümdara benzetme fikri” yatmaktadır. Yüce Allah’a ait bazı sıfatların kutba atfedilmesi, “gavstan istimdat istenmesi tasavvuru” İslam'ın tevhid anlayışıyla taban taban zıttır.


Görüldüğü üzere “ricalullah” veya “ricalu’l-gayb” inancı “dinle” değil “kültürle” alakalı bir konudur. Müslümanların yaşadığı ülkelerde “üçler, yediler, kırklar” gibi isimler verilen yerleşim birimleri, dağlar, göller, nehirler, çeşmeler ve binaların olması ve bu isimlerin tarikat kültüründe yaygın olarak kullanılıyor olması bunların “İslami açıdan doğru oldukları” anlamına gelmez. Zira atalarından gördükleri yanlışları sorgulamayan, körü körüne bunları alıp sürdüren ve düzeltmeyenler de Allah katında sorumludurlar. Bu bakımdan söz konusu isimler “bir kültür” olarak kalabilir, ancak “inanca” dönüşür ve dinin asıllarındanmış gibi algılanmaya başlanırsa o takdirde Müslümanların tevhidden uzaklaşıp şirke batması kaçınılmaz olur.


Kanaatimizce sufi çevrelerin ısrarla savunduğu “ricalu’l-gayb” inancının arka planında hem “Şiîliğin derin izleri” hem de o kültürden etkilenenlerin ürettiği “uydurma hadisler” vardır. Örneğin Abdullah b. Mes’ud’a nispet edilen şu uydurma hadis onlardan biridir:


“Allah’ın insanlar arasında kalpleri “Hz. Âdem’in kalbi” üzere olan “üç yüz”, Hz. “Mûsâ’nın kalbi” üzere olan “kırk”, “Hz. İbrâhim’in kalbi” üzere olan “yedi”, “Cebrâil’in kalbi” üzere “beş”, “Mikâil’in kalbi” üzere “üç”, “İsrâfil’in kalbi” üzere “bir kulu” vardır. Sonuncusu ölünce üçlerden birini; üçlerden biri ölünce beşlerden birini; beşlerden biri ölünce yedilerden birini; yedilerden biri ölünce kırklardan birini; kırklardan biri ölünce üç yüzlerden birini; üç yüzlerden biri öldüğünde ise halktan birini onun yerine getirir. Yüce Allah, onların duaları sebebiyle canlıları diriltir, öldürür, yağmur yağdırır, bitkileri çıkarır ve yeryüzüne gelmesi muhtemel olan her türlü belâ ve musîbeti defeder.”


İbn Mes’ud’a; ‘Allah’ın onlar sebebiyle öldürmesi ve diriltmesi nasıl olur?’ diye bir soru sorulduğunda o şu cevabı vermiştir:


‘Onlar, Yüce Allah’a ümmetlerin çoğalması için dua ederler, ümmetler çoğalır. Zulmedenlere beddua ederler, onların boyunları kırılır. Yağmur yağması için dua ederler, yağmur yağdırılır. Bereket için dua ederler, yeryüzü onların duaları sebebiyle canlanır. Onlar dua ederler, her türlü belâ yeryüzünden kaldırılır.”


Abdullah b. Mes’ud’un adının karıştırıldığı bu uydurma rivayeti Ebû Nu’aym el-Isfahanî Hilyetu’l-Evliya adlı eserinde, Deylemî de Müsnedü’l-Firdevs adlı kitabında zikretmiştir. Biz bu rivayeti temel hadis kaynaklarında tüm araştırmalarımıza rağmen bulamadık. Hadis âlimi Zehebî, rivayetin senedinde yer alan Osman b. Umâre’nin tercemesinde (biyografisinde) bu rivâyeti zikretmiş ve sonunda; “Bu yalanı uyduran kişiyi Allah kahretsin!” demiştir.


Ebû’l-Vefâ el-Halebî (ö. 841/1437) de, adı geçen râvînin tercemesinde bu rivâyeti naklettikten sonra Zehebî’nin kanaatine yer vermiştir. İbn Hacer de bu rivâyetin senedinde meçhul râviler olduğunu kaydetmiş, Osman b. Umâre’nin biyografisinde bu rivâyeti nakletmiş ve Zehebî’nin ettiği bedduanın aynısını tekrarlamıştır.


Senedde yer alan diğer râvî Abdurrahman b. Yahya b. el-Edemî’nin de aynı şekilde cerh edildiği görülmektedir. Heysemî, Ubâde b. Sâmit’ten benzer bir rivâyeti Bezzâr ve Taberânî’nin tahric ettiğini belirtmiş, Taberânî’nin isnadında yer alan Ömer ile Bezzâr’ın isnadında yer alan Anbese b. el-Havvâs adlı ravileri tanımadığını ifade etmiştir.


İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201), Mevzûât adlı uydurma hadisleri topladığı eserinde bu rivâyeti zikretmiş ve “Abdal, Aktâb, Ağvas, Nükebâ, Nücebâ ve Evtâd ile ilgili bütün hadislerin “uydurma” olduğunu kaydetmiştir.


İbnu’l-Kayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350) de, “Abdal, Aktâb, Ağvas, Nükebâ, Nücebâ ve Evtâd hadislerinin tamamının asılsız olduğunu” söylemiştir. Suyûtî de aynı kanaati izhâr etmiş, hadisçi İbn Arrâk (ö. 963/1556) da bu görüşe katılmıştır. Günümüz hadis araştırmacılarından Nasiruddin el-Elbânî de bu rivâyetin “uydurma” olduğuna hükmetmiştir.


Tekrar ifade edecek olursak, günümüzde bu tür uydurma rivâyetleri genellikle sûfi çevreler sahiplenmekte ve ısrarla savunmaktadır. Kanaatimizce “ricâlü’l-gayb” (gayb erenleri, üçler, beşler, yediler, on ikiler, kırklar, yetmişler, üç yüzler vs.) inancı ile ilgili bütün rivayetler uydurmadır ve böyle bir inancın İslam’da yeri yoktur. Zira ilk dönemlerden beri bu inancın arkasına saklananlar, topluma kendilerini daha rahat kabul ettirmek ve halkın desteğini sağlamak amacıyla Hz. Peygamber’e veya sahâbeden birine nispet ettikleri bu tür uydurma hadisleri sahiplenmiş, savunmuş ve yaygınlaştırmışlardır.


“Ricâlü’l-gayb inancıyla” ilgili hadisler üzerinde çalışma yapan günümüz hadis araştırmacıları da, bu tür rivâyetlerin genellikle dördüncü ve beşinci sınıf hadis kitaplarında yer aldığını, muhaddislerin çoğunluğu tarafından tenkîd edildiğini belirtmiş ve bunların çoğunun “zayıf”, “uydurma” veya “asılsız” olduğu neticesine ulaşmışlardır.


Sonuç olarak, Zehebî’nin bedduası gayet yerinde olup, isnadında cerh edilmiş raviler bulunan ve metninde de beşer ölçülerinin ötesinde ulaşılması imkânsız ifadeler barındıran söz konusu rivâyet uydurmadır. Dolayısıyla bu ve benzeri rivayetleri Hz. Peygamber’e yahut sahâbeye nispet ederek insanlara “din diye anlatanlar” da, “onlara inanıp dinleyenler” de son derece dikkatli olmalıdır.

Zira Yüce Allah’a ait bazı sıfatların “ricâlü’l-gayb”e atfedilmesi, gavstan/ kutuptan/ aktabtan/ abdaldan vs. istimdat istenmesi (Yetiş ya falanca!! gibi) İslam’ın tevhid anlayışına taban tabana zıttır ve böyle yapanların “ilerleyen zamanlarda” İslam’dan uzaklaşmaları ve söz konusu aracıları (hahamlar/ papazlar/ rahipler/ azizler/ veliler/ din adamları) ilah edinip onlara tapınmaları kaçınılmaz bir sondur. (18.01.2008)
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.