Ahmet Emin Seyhan

Ahmet Emin Seyhan

İslâm’da Mezhep Var mıdır?

A+A-

Mezhep sözlükte, “gidilecek yer, gidilecek yol, görüş, doktrin, ekol ve akım” gibi manalara gelir. Terim olarak ise “kendi içinde tutarlı bir düşünce sistemine sahip olduğu kabul edilen itikâdî ve fıkhî doktrini” ifade eder. Mezhebin çoğulu “mezâhib”dir.

Mezhep kurucusu kabul edilen imam veya müctehid, “yeni bir din” ortaya koymuş değildir. O, temel kaynaklara dayanarak yeni bir içtihat/yorum yapmıştır. Dolayısıyla din ayrı, dinin yorumu ayrıdır.

Yüce Allah tarafından vaz edilen ve Hz. Muhammed vasıtasıyla tebliğ edilen İslâm dininin gerek inanç gerekse fıkıh (ibadet ve hukuk) alanına giren meselelerini delilleriyle birlikte ele alıp bunlara ilişkin yorum ve çözümler getirme ihtiyacı karşısında “delillerden hüküm çıkarma yeterliliğine sahip İslâm bilginleri” yaşadıkları coğrafya, kültür, zaman ve şartları da dikkate alarak “birbirlerinden farklı görüşler ve çözüm önerileri” ortaya koymuşlardır. İşte bu şekilde belli görüşler etrafında oluşan ve yeni katılımlarla giderek zenginleşen fikrî kümeleşmeye de “mezhep” denilmiştir.

Genellikle fıkıh mezhepleri olan Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri, kurucularının isimleriyle anılmıştır. Akaid mezhepleri ise Şia, Mu’tezile, Havaric gibi belli topluluklara nispet edildiği gibi, Maturidî ve Eş’ârî şeklinde kurucularının isimlerine de izafe edilmiştir.

İslâm’ın “anlaşılması”, “değişmezliği” ve “uygulamaya yansıyan farklı tezahürleriyle”, iç içe “üç halkadan” söz edilebilir. Böyle bir ayrım aynı zamanda İslâm’ın doğrudan ve dolaylı olarak “ilgi alanını ve kapsamını” da tanıtır.

1. En içte nasslardan yani; Kur’ân ve hadis metninden doğrudan ve açık bir şekilde anlaşılan öz, yani; İslâm’ın “ana ve değişmez unsurları” yer alır.

2. İkinciyi halkayı “nassların dolaylı şekilde yorumlandığı alan” oluşturur. Yani; bu halkayı “nassların izdüşüm alanı” teşkil eder. Bu alanda izlenen aklî istidlâle, muhakemelere ve bakış açılarına göre nasslara farklı yorumlar getirmek ve onlardan farklı sonuçlar çıkarmak mümkün olduğundan kısmî bir değişkenlik ve farklılıklar gözlemlenir.

3. En dışta ise, müslüman fert ve toplumların dinin rehberliği ve yönlendirmesi sonucu belli bir kıvama gelmiş kendi öz inisiyatif, bilgi ve tecrübelerinden, örf, adet, kültür ve geleneklerinden kaynaklanan tercihleriyle dolduracakları, fakat ilk iki alanla da çelişmemeye özen gösterecekleri üçüncü halka yer alır.

İslâm’ın ilgi alanını ve kapsamını, “değişmezlik/değişkenlik”, “yoruma açık veya kapalı oluş”, “doğrudan ve dolaylı oluş” itibarıyla böyle üçlü ayrıma tabi tutmak mümkün ve doğru ise de hangi hükmün hangi halkada yer aldığı konusunda belli ölçüde izâfiliğin bulunması ve bir takım farklı görüşlerin olması da kaçınılmazdır.

Özetle bu kategorik tasvir ve genelleme, Hz. Peygamber’in vefatını takip eden ilk birkaç asır içinde nassların (âyet ve hadislerin) anlaşılması, yorumlanması ve günlük hayatın bu istikâmette düzenlenmesi çabalarının “tek bir çizgide seyretmeyip” İslâm’ın yayılış alanıyla ve hızıyla da bağlantılı olarak farklı birçok anlayış, ekol ve temayülün ortaya çıkmış olmasına “önemli bir açıklama” getirir.

İslâm’ın yayılış sürecinde İslâm’la tanışan ve müslüman olan toplumların kendi geleneklerini, örf ve adetlerini İslâm döneminde de bir ölçüde devam ettirmiş olmaları, komşu kültürlerin İslâm medeniyeti içinde kendini ifade imkânı bulması, İslâm’ın bölgesel ve sosyal şartlara kolayca uyum sağlayabilmesi de yine aynı alan ayırımının sağladığı “esneklikle ve uyum kabiliyetiyle” yakından bağlantılıdır.

Bununla birlikte tarihî süreç içerisinde, İslâm dünyasında dinin anlaşılması, yorumu ve gündelik hayata geçirilmesi konusunda müsaade edilen farklılıkları, sadece müslüman fert ve toplumlar arasındaki anlayış, yorum, kültür ve gelenek farkıyla açıklamanın yetersiz kalacağını, bunun dışında birçok âmilin de söz konusu olabileceğini ayrıca belirtmek gerekir.

Nitekim mezheplerin oluşumunda başlıca şu amillerin bulunduğu görülmektedir:

1. İslâm’ın getirdiği fikir ve vicdan hürriyeti,

2. Fertlerin birbirinden farklı zekâ, duygu, düşünce ve karakterde yaratılmış olmaları,

3. Âyet ve hadislerin bir kısmı ifade ve kapsam yönünden kolay anlaşılırken bir kısmının manalarının müteşabih (kapalı) olması,

4. Âyet ve hadisleri değerlendiren bilginlerin değişik zihniyet, metod ve ölçülere sahip olmaları,

5. Hilafet tartışmaları,

6. Müslümanlar arasında cereyan eden iç savaşlar,

7. Müslümanların çeşitli kültürlere sahip milletlerle temasa geçmeleri,

8. Bir takım felsefî eserlerin tercüme edilerek İslâm dünyasında yayılması,

9. Değişen akımlar ve gelişen toplum hayatının doğurduğu ihtiyaçlar karşısında âyet ve hadislerden hüküm çıkarma zorunluluğunun hissedilmesi,

10. Değişik siyasî düşünceler,

İşte bahsedilen bu ve benzeri âmiller/etkenler sebebiyle zamanla fıkhî ve itikâdî ekoller ve gruplaşmalar ortaya çıkmıştır. Kitap ve sünnetten hüküm çıkarma gücüne sahip olmayanlar bu güçteki âlimlerin görüş ve düşünceleri etrafında toplanarak mezheplerin oluşum sürecini etkilemişlerdir.  

Selefiyye, Eş’ariyye, Mâturidiyye, Mu’tezile, Cebriyye, Hâricilik ve Şia gibi itikâdî fırkaların yanında Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî ve Câ’feriyye vb. fıkıh mezhepleri ortaya çıkmıştır.

İslâm dünyasında ilk dönemden itibaren yoğun bir ictihad ve re’y faaliyeti sürdürülmüştür. Günümüzde de aynı faaliyetlerin hızlı bir şekilde devam etmesi kaçınılmazdır. Konunun uzmanlarının bir araya gelerek İslâm toplumlarının sıkıntılarına çözüm bulmaları ve bu hususta ilmî faaliyetlerine en üst seviyede devam etmeleri bir zorunluluktur. Aksi takdirde geçmişi taklitle hiçbir yere varılamaz. İslâm dünyasının her zamankinden daha çok bugün bunları gerçekleştirmeye ihtiyacı vardır.

Bununla beraber şu hususun belirtilmesinde de yarar vardır ki, ictihad kapısı kesinlikle kapanmamıştır ve kıyamete kadar da kapanması mümkün değildir. Yeter ki ana kaynaklarımız doğru anlaşılıp yorumlanabilsin. İşte o zaman İslâm’ın “evrensel ve kıyamete kadar geçerli bir din olduğu” tüm dünyaya çok daha rahat bir şekilde anlatılıp gösterilebilir. Bunu başarmak için ümmetin her bir ferdi üzerine düşen vazîfeyi en güzel şekilde yapmaya mecburdur.

Sonuç olarak, insanın olduğu yerde mezhepler vardır, olacaktır ve olmalıdır. Her mezheb bir diğerinin görüşünden faydalanabilir. Bağnazlık terk edilip din kardeşleri arasında sevgi, saygı, hoşgörü, birlik, beraberlik ve dayanışma sağlanmalıdır. Hiçbir kimse diğerini dışlayarak, küçümseyerek, yok sayarak ve sadece kendinin haklı olduğunu düşünerek hiçbir sonuç elde edemeyeceğini, nihayetinde durgun su gibi içine kapanacağını, zamanla bazı özelliklerini yitireceğini artık bilmek ve anlamak zorundadır. (09.05.2012)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.