Ahmet Emin Seyhan

Ahmet Emin Seyhan

Dua Kulluğun Özü ve Özetidir

A+A-

Dua, sözlükte “çağırmak, seslenmek, istemek, talep etmek, davet etmek, yardıma çağırmak” anlamlarına gelir. Istılâhî olarak ise “Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde O’ndan lütuf ve yardım istemesi” anlamında kullanılır.


Dua, sınırlı ve aciz olan varlığın, sınırsız ve sonsuz kudret sahibi Yüce Allah ile kurduğu bir diyalog hâlidir. Kul, dua ile durumunu Yüce Allah’a arz eder ve O’na niyazda bulunur. Dua, “içinde bulunulan sıkıntılı hâlden kurtulmak, kötü durumlara maruz kalmamak, iyiliklere kavuşmak, bahşedilen nimetlere hamd ve şükretmek” için yapılır.


Nitekim Yüce Allah duanın önemine şöyle işaret etmektedir:


 “[İnananlara] de ki: “Dua ve yönelişiniz O'na olan inancınız için değilse, Rabbim size niçin değer versin ki?” [Ve inkârcılara da de ki:] “Gerçek şu ki, siz [Allah'ın mesajını] yalanladınız: artık bu [günah sizin] yakanızı bırakmayacaktır!”


“En güzel isimler/sıfatlar Allah'a aittir. Öyleyse, o güzel isimlerle yalnız O'na dua edin ve O'nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları terk edin!…”


“Öyleyse, Beni anın ki Ben de sizi anayım!...”


“Eğer kullarım sana Benim hakkımda sorular sorarlarsa (bilsinler ki) Ben çok yakınım; dua edenin yakarışına her zaman karşılık veririm: Öyleyse onlar da Bana (çağrıma) karşılık versinler ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.”


“Rabbiniz buyurur ki: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!”


“Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün birbirini izlemesinde derin kavrayış sahipleri için alınacak dersler vardır. Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı anar [ve] göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde inceden inceye düşünür (ve şöyle dua ederler): “Rabbimiz! Sen bunları[n hiç birini] anlamsız ve amaçsız yaratmadın.

Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Kimi ateşe mahkûm edersen kuşkusuz onu alçaltmış olursun: Ve bu zalimler hiçbir yardımcı da bulamazlar.”


Hz. Muhammed, sürekli Yüce Allah’a dua eden, O’nunla irtibatını sağlamlaştıran ve bu konuda da tüm mü’minlere örnek olan bir kimse olarak; “Dua ibadetin özüdür” demiş ve duanın önemine dikkat çekmiştir. Nitekim onun duaları özlüdür. O, dualarında genellikle tefrika, fitne, cimrilik, korkaklık, fakirlik veya zenginliğin düşüreceği kötü hallerden, ihtiyarlığın sıkıntı ve problemlerinden Yüce Allah’a sığınmıştır.


Mesela o, Yüce Allah’a şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen bilgiden ve kabul olunmayan duadan Sana sığınırım!” “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim!”


Hz. Peygamber’in dua olarak en çok; “Rabbimiz bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver; bizi cehennem azabından koru!” âyetini okumuş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir.


Görüldüğü üzere Yüce Allah’a içtenlikle yapılan dua, kulda Allah inancının kökleşmesine/derinleşmesine, Allah şuurunun canlı ve diri kalmasına imkân sağlar; kişiyi psikolojik olarak rahatlatır; kalbinde huzur ve itminanın doğmasına, moralinin düzelmesine neden olur; ahlâkî arınmaya ve yücelmeye yol açar. Çünkü insanoğlu, Yüce Allah’a yönelişiyle manevî anlamda değer kazanır.


Duanın bu dünyaya yönelik olumlu ve güzel yanları olduğu gibi ahirete taalluk eden ecir ve sevabı da vardır. Dolayısıyla dua, mü’mini hem Yüce Allah’a yaklaştırır hem de sevap kazanmasına vesile olur. Nitekim Yüce Allah, insanlara dünya ve ahiretin güzelliklerini talep etmelerini tavsiye etmektedir.
Hz. Peygamber de; “Akşam temiz duygularla Allah’ı zikrederek uyuyan ve geceleyin de kalkıp Yüce Allah’tan dünya ve ahiretin güzelliklerini isteyen hiçbir kimse yoktur ki Allah onun bu dileğini vermesin” buyurmuşlardır.


Dua edene istediği şey ya bu dünyada ya da ahirette verilebilir. Veyahut üzerinden bir kötülüğün/zor bir imtihanın kalkmasına veya başına gelebilecek musibetin daha hafif geçmesine neden olabilir.


Helale ve harama dikkat etmeyen bir kişinin duası kabul edilmez. Çünkü Hz. Peygamber; “...Adam ellerini kaldırarak: ‘Ey Rabbim, Ey Rabbim!’ diye dua eder. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiştir. Böyle birinin duası nasıl kabul edilebilir ki?” buyurarak haram fiillerin duanın kabulüne mani olduğunu ifade etmiştir.


Duanın kabule şayan olabilmesi için içtenlikle yapılması gerekir. Nitekim bir mü’min duasının kabul olunacağına bütün kalbiyle inanarak dua etmelidir. Zira Hz. Peygamber, gafil kalp sahibi (aklı başka şeylerdeyken dua eden) kişinin duasının Yüce Allah tarafından kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.


Nitekim Yüce Allah, Âdemoğlunun niyetine, gayretine, davranışlarına, eğilimlerine ve samimiyetine bakarak ona yardım etmeyi dilerse “melekleri vasıtasıyla” o kulun kalbine “yalvarma hissini” ilham edebilir. Böyle bir kulun yaptığı duayı da kabul edebilir. Çünkü kulluğun alâmeti istemektir. Herhangi bir kul, Yüce Allah’a içtenlikle dua ettikten sonra “gönlünde bir iç huzuru hissediyorsa” bu, onun duasının kabul edildiğinin bir alâmeti olarak görülebilir.


Sadece “sözlü dua” yapmak asla yeterli değildir ve “fiilî duanın” da hakkını vermek gerekir. “Fiilî dua” yapılmazsa “sözlü dua” eksik kalır ve kabul olunmayabilir. Nitekim sahâbîlerden bir tanesi Hz. Peygamber’e gelerek; “Ey Allah’ın Rasûlü! Devemi bağlayıp mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim?” diye sorunca Hz. Peygamber ona: “Deveni bağla! Sonra tevekkül et!” buyurmuşlardır. Görüldüğü üzere her türlü tedbiri aldıktan sonra dua ve tevekkül etmek gerekir.


Diğer taraftan duada “kendi kendine söz vermek, beyne olumlu mesaj göndermek, böylece kendi kendini motive etmek ve isteklerini gerçekleştirme konusunda Yüce Allah’ın yardımını talep etmek” de söz konusudur.


Bununla birlikte belli bazı “klişe duaları” şuursuzca tekrarlamak, belli sayılarda okumak, bir duayı “bir kâğıda yazıp yanında taşımak”, “duayı bir çeşit sihir tekniği/hap çözüm” olarak kullanmak ve böylece isteklerinin gerçekleşmesini beklemek kesinlikle doğru değildir. Bu tarz bir dua anlayışı sakattır. Bütün bunlar İslam’a sonradan sokulan/ilave edilen bid’atlardır ve her müslümanın bu tür bid’atlardan şiddetle sakınması gerekir.


Sonuç olarak dua, kulun kendi kendine yetmediğinin en kesin ifadesi ve acziyetin itirafıdır. Bir başka ifadeyle dua, haddini bilmektir. “Dua edebiliyor olmak, bir aidiyetin göstergesi ve kulun Yüce Allah’ın varlığını kabul ettiğinin” bir nişanıdır. Bu bakımdan duadan mahrum kalan kişi adeta dinî açıdan ölüdür. Duanın bulunmadığı bir inanç sadece teorik kanaattir. Duanın ortadan kalktığı bir yerde dinden söz edilemez ve dua etmeyen kişiye Yüce Allah hiçbir değer vermez. (18.09.2009)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.